Karar Verebilmenin Dönüştüğü Haller
Günümüzün en zorlayıcı süreçlerinden biri karar vermek. Geçmiş nesillerde de karar vermek elbette kolay değildi; ancak günümüz insanının karşı karşıya kaldığı seçeneklerin çeşitliliği ve kararların sorumluluğunun giderek bireyin üzerine bırakılması, bu süreci daha da karmaşık hale getiriyor. Üstelik bu durum yalnızca genç nesilleri değil, orta yaş dönemindeki insanları da etkiliyor.
Neden karar vermekte bu kadar zorluk çekeriz? Ya da neden bazen kararsız biri olarak var oluruz?
Bu yazıyı, Alper Hasanoğlu’nun Hayat ve Diğer Hastalıklar kitabında okuduğum bir bölümden etkilenerek yazdım. Kendisine sonsuz saygılar…
Bu yazıda bulacaklarınız:
- Karar Vermek Neden Bu Kadar Zor?
- 10-10-10 Modeli: Zamanla Bakmak
- Vazgeçmekten Korkmak
- “En Doğru Hayatı” Bulma Baskısı
- Yanılmayı Kabul Etmek
Bazen tek yapman gereken, ufka bakıp kendine zaman tanımaktır.
Karar Vermek Neden Bu Kadar Zor?
En basit tercihlerde bile karar veremezken, çok daha önemli konularda karar vermeye çalışmak bir süre sonra kişi için adeta bir zulme dönüşebilir. Peki, bunun sebebi ne?
Her şeyin fazla olması, seçeneklerin ve çeşitliliğin artması mı? Bir dönem bizim yerimize karar verilmesine alışmış olmamız mı? Yoksa herhangi bir durumda risk almaktan korkmamız mı?
Belki de hepsinden biraz.
Çünkü verdiğimiz her kararın sonucu ne olursa olsun, iyi ya da kötü, sorumluluğunu taşımak zorundayız. Asıl mesele de burada başlıyor. Karar vermek yalnızca bir seçeneği tercih etmek değildir; aynı zamanda diğer seçeneklerden vazgeçmeyi ve ortaya çıkacak sonucun sorumluluğunu üstlenmeyi de gerektirir.
Bu nedenle bazen kararın kendisinden değil, kararın sonucundan korkarız. “Kaybetmek”, “başarısız olmak”, “yanlış seçim yapmak” gibi ihtimaller zihnimizde büyür. Sonuç henüz belli değilken bile onu kötü olarak varsayarız. Belki de sonunda iyi bir yere çıkacak bir yolu, yalnızca kötü sonuçlanma ihtimalinden korktuğumuz için seçmeyiz.
Böylece karar vermemek, bize bir çeşit güvenlik alanı sunar. Çünkü karar vermediğimiz sürece yanlış bir karar vermiş olduğumuzu da söyleyemeyiz. Fakat burada gözden kaçırdığımız önemli bir şey vardır:
Karar vermemek de aslında bir karardır.
Kitapta da bahsedildiği gibi:
“İnsan bu yetiye sahip olarak doğuyor. Zaten öyle olmasaydı hayatta kalmamız mümkün olmazdı, dinozorlar gibi kaybolup giderdik.”

Temelde hepimiz karar verme yetisine sahip olarak doğuyoruz. Ancak zaman içerisinde bu yetinin üzerine korkular, beklentiler, toplumsal kurallar ve başkalarının düşünceleri eklenebiliyor.
Bazen de bizim yerimize başkalarının karar vermesini istiyoruz. Bir başkası bizim adımıza karar veriyor ve biz de o kararın sonuçlarını yaşıyoruz. Özellikle geçmiş dönemlerde büyüklerin daha iyi bildiğine inanılan bir düzen vardı. “Büyükler bilir.” “Senin için en doğrusunu biz biliriz.” “Şunu yaparsan daha iyi bir hayatın olur.”
Çocukluktan itibaren bu cümlelerle büyüyen bir insan, zaman içerisinde kendi kararlarını vermek yerine kendisi adına verilmiş kararları doğru kabul etmeye başlayabilir.
Peki böyle bir durumda gerçekten senin hayatını mı yaşıyorsun?
Felsefenin uzun zamandır üzerinde durduğu meselelerden biri de tam olarak burada karşımıza çıkıyor: Özgür olmak, yalnızca seçeneklere sahip olmak mıdır; yoksa kendi seçiminin sorumluluğunu taşıyabilmek midir?
Bugün çok daha özgür olduğumuzu düşünüyoruz. Gerçekten de geçmişe kıyasla daha fazla seçeneğimiz var. Fakat seçeneklerin artması her zaman özgürlüğü artırmıyor. Bazen tam tersine, karar vermeyi zorlaştırıyor.
Ne okuyacağımızdan ne giyeceğimize, nerede yaşayacağımızdan hangi işi yapacağımıza kadar sürekli seçim yapıyoruz. Sosyal medya ise bu seçenekleri daha da görünür hale getiriyor. Başkalarının hayatlarını, başarılarını ve tercihlerini her gün gördükçe kendi kararlarımızı da onların hayatlarıyla karşılaştırmaya başlıyoruz.
Böylece karar yalnızca “Ben ne istiyorum?” sorusuna cevap vermekten çıkıyor.
- “Acaba daha iyisi var mı?”
- “Yanlış seçim yapıyor olabilir miyim?”
- “Başkaları benim yerimde olsa ne yapardı?”
- “Daha iyi bir seçenek karşıma çıkarsa?”
soruları da kararın içine dâhil oluyor.
Modern insanın paradokslarından biri de belki burada yatıyor: Seçeneklerimiz çoğaldıkça özgürleştiğimizi düşünüyoruz; fakat seçeneklerin fazlalığı bazen bizi kendi kararlarımızın içinde kaybolmaya itiyor. Belki de günümüz insanının erteleme alışkanlığı da tam olarak bu kaybolma hissinin bir başka yüzü.
Her karar, kendi yolunu açar.
10-10-10 Modeli: Zamanla Bakmak
Karar vermenin iyice zorlaştığı bu dönemlerde çeşitli araştırmalar ve yöntemler de ortaya çıkmış. Bunlardan biri, kitabın içerisinde bahsedilen 10-10-10 modeli — Suzy Welch tarafından geliştirilmiş, sonradan pek çok kaynakta yer bulmuş bir teknik.
Bir karar alırken kişi, çözülmesi gereken sorunla ilgili olabildiğince çok bilgi topladıktan sonra kendisine şu üç soruyu sorabilir:
- Aldığım bu karar 10 dakika sonra hayatımı nasıl etkileyecek?
- 10 ay sonra hayatımı nasıl etkileyecek?
- 10 yıl sonra hayatımı nasıl etkileyecek?
Bu yöntem, kararın yalnızca içinde bulunduğumuz an üzerindeki etkisini değil, zaman içerisinde yaratabileceği sonuçları da görmemize yardımcı olabilir.
Çünkü bazen yalnızca o anı kurtarmak için karar veririz. Öfkeliyken söylediğimiz bir söz, kaygı içindeyken verdiğimiz bir karar ya da stres altında yaptığımız bir seçim, o anki duygusal yoğunluğu azaltabilir. Fakat birkaç saat, birkaç ay ya da birkaç yıl sonra aynı kararın sonuçlarıyla karşı karşıya kalabiliriz.
Oysa uzun vadeli düşünmek, içinde bulunduğumuz anın duygusundan biraz uzaklaşmamızı sağlar. Belki bugün vereceğimiz karar kısa vadede bizi zorlayacaktır. Ancak bu zorluğu doğru şekilde yönetebildiğimizde, uzun vadede bizim için daha sağlıklı bir sonuç ortaya çıkabilir.
Kitapta verilen örneği oldukça etkileyici buldum ve sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Bir adam sevgilisinin, işinde onunla birlikte çalışmak istemesiyle ilgili bir karar vermek zorunda olsun. Evet demesinin kız arkadaşını mutlu edeceğini biliyor ama işe bakış tarzları çok farklı ve sık sık ters düşecekleri çok açık. 10 dakika sonra herkesin kendini iyi hissedeceği belli. Kabul etmezse üçüncü dünya savaşı çıkacakmış gibi bir hisse sahip bu arada. Ama 10 ay sonrayı düşündüğünde, itiraf etmek zorundaki, durmadan karşı karşıya gelmek ilişkilerini yıpratacak çünkü gün içinde çok sık tartışacaklar, hatta kavga edecekler. 10 yıl sonra? Düşünemiyorum bile. Alınması gereken karar belli.”
Bu örnek aslında karar verirken yaşadığımız temel çatışmayı oldukça iyi gösteriyor: Şimdiki rahatlık mı, gelecekteki sonuç mu?
Bazen doğru karar, o an bizi en iyi hissettiren karar değildir. Bazen doğru karar, bugün bizi zorlayan; fakat yarın hayatımızda daha az sorun yaratacak olan karardır.
Vazgeçmekten Korkmak
Bir başka mesele ise karar veremememizin nedeninin, aslında iki seçenekten de vazgeçmek istemememiz olmasıdır.
Her iki ihtimali de elimizde tutmak isteriz. Karar vermediğimiz sürece sanki iki seçenek de hâlâ bizimdir. Birinden vazgeçmek zorunda kalmadığımız için kendimizi güvende hissederiz.
Kitapta Alper Hasanoğlu şöyle bir örnek veriyor:
“Kocamı 2 aydır aldatıyorum; ama ayrılmak isteyip, istemediğimi bilmiyorum.”
Bu örneği farklı hayat alanlarına da taşıyabiliriz:
- “Çocuğum olsun istiyorum; ama doğurmak isteyip istemediğimi bilmiyorum.”
- “İş bulmak istiyorum; ama çalışmak isteyip istemediğimi bilmiyorum.”
- “Taşınmak istiyorum; ama bulunduğum yerden ayrılmak isteyip istemediğimi bilmiyorum.”
Seçenekler böyle çoğalıp gider.
İşin aslı, bazen biz her şeyi istiyoruz. Hepsi bizim olsun istiyoruz. Bir seçeneği seçerken diğerinden vazgeçmek istemiyoruz. Çünkü vazgeçmek, kaybetmek gibi geliyor.
Oysa seçim yapmak biraz da vazgeçmeyi kabul etmektir.
Felsefi açıdan baktığımızda özgürlüğün zor tarafı da burada ortaya çıkar. Özgürlük yalnızca istediğimiz her şeye sahip olabilmek değildir. Aynı zamanda sahip olamayacağımız şeyleri kabul etmek ve seçtiğimiz yolun sorumluluğunu üstlenmektir.
Bir seçim yaptığımızda diğer ihtimallerden bazılarını geride bırakırız. Her şeyi aynı anda yaşayamayız. Her hayatı deneyimleyemeyiz. Her ihtimali gerçekleştiremeyiz.
Modern insanın en büyük yanılgılarından biri belki de bütün seçenekleri açık tutarak hiçbir şey kaybetmeyeceğini düşünmesidir. Oysa bütün seçenekleri açık tutmak, bazen hiçbir yolda gerçekten ilerleyememek anlamına gelir.
Bazen doğru soru, cevaptan daha çok yol gösterir.
”En Doğru Hayatı” Bulma Baskısı
Sosyolojik açıdan düşündüğümüzde de durum oldukça ilginçtir. Geçmişte bireyin hayatını belirleyen pek çok unsur daha önceden çizilmişti. Aile, toplum, gelenek, meslek, evlilik ve yaşam biçimi konusunda seçenekler daha sınırlıydı. Bugün ise bireye sürekli “Kendi hayatını kendin seç” deniliyor.
Bu ilk bakışta özgürleştirici bir düşünce gibi görünse de beraberinde büyük bir sorumluluk getiriyor. Çünkü hayatımızın nasıl olacağı konusunda karar verme yükü giderek daha fazla bizim üzerimize kalıyor.
Başarılı olamadığımızda “Yanlış seçim yaptın.” Mutlu olmadığımızda “Hayatını değiştirmelisin.” İstediğimiz yere gelemediğimizde “Daha doğru karar vermeliydin.” deniliyor.
Böyle bir dünyada insan yalnızca karar vermekten değil, yanlış karar vermekten de korkmaya başlıyor.
Belki de günümüz insanının kararsızlığını yalnızca kişisel bir özellik olarak değerlendirmemek gerekiyor. İçinde yaşadığımız toplumun bize yüklediği “doğru hayatı bulma” baskısını da hesaba katmak gerekiyor. Çünkü artık yalnızca bir hayat yaşamamız beklenmiyor. En doğru hayatı yaşamamız bekleniyor.
En doğru meslek. En doğru ilişki. En doğru şehir. En doğru ev. En doğru yatırım. En doğru beden. En doğru yaşam biçimi…
Sanki hayat, yanlış seçim yapma hakkımızın olmadığı büyük bir sınava dönüşüyor.
Oysa hayatın kendisi deneme yanılmalarla ilerleyen bir süreç. Her kararımız doğru olmak zorunda değil. Bazı kararlarımız bizi istediğimiz yere götürmeyebilir. Bazı seçimlerimiz başarısız olabilir. Bazı yolların bize uygun olmadığını ancak yürümeye başladıktan sonra anlayabiliriz.
Bu, hayatın başarısız olduğumuz anlamına gelmez.
Yanılmayı Kabul Etmek
Belki de karar vermeyi öğrenmenin önemli bir parçası, yanlış karar verme ihtimalini de kabul etmektir. Çünkü kaybetmek her zaman kayıp değildir.
Bazen kaybettiğimiz bir şey, bize neyi istemediğimizi gösterir. Bazen yanlış bir seçim, sınırlarımızı öğretir. Bazen başarısızlık, bir sonraki kararımız için ihtiyaç duyduğumuz bilgiyi verir. Bazen de hayatımızda kalmaması gereken bir şeyi bırakabilmenin bedeli olur.
Bu yüzden karar verirken kendimize yalnızca “Doğru kararı mı veriyorum?” diye sormak yerine başka sorular da sorabiliriz:
- “Bu karar gerçekten bana mı ait?”
- “Bunu istediğim için mi seçiyorum, yoksa kaybetmekten korktuğum için mi?”
- “Şu anki duygum mu karar veriyor, yoksa gelecekteki ben de bu kararda söz sahibi mi?”
- “Bu seçimin sorumluluğunu üstlenmeye hazır mıyım?”
Ve belki de en önemlisi:
- “Karar vermediğimde neyi seçmiş oluyorum?”

Çünkü hayat, karar verdiğimiz anlardan olduğu kadar karar vermeyi ertelediğimiz anlardan da oluşuyor. Bu soruları sessizce kendine sormak için bazen birkaç satır yazmak bile yeterli olabilir.
Bazen bir kararın doğru olup olmadığını önceden bilemeyiz. Hayat bize bütün sonuçları baştan göstermez. Bu yüzden karar vermek biraz da belirsizliğe rağmen hareket edebilmektir.
Her şeyi bilmeden de karar verebiliriz. Her ihtimali hesaplayamadan da ilerleyebiliriz. Her seçimin garantisi olmadan da sorumluluk alabiliriz. Ve evet, bazen yanılabiliriz.
Ama yanılmak, hayatın bittiği anlamına gelmez. Şu anki durumun, yaptığın bir seçim nedeniyle istediğin gibi gitmiyorsa bile hayat orada bitmiyor. Oradan alman gereken dersi alabilir, neyi istemediğini fark edebilir ve yoluna devam edebilirsin.
Belki de karar vermenin en olgun hâli, “Ben kesinlikle doğruyu seçiyorum.” diyebilmek değil; “Elimdeki bilgilerle, kendi sorumluluğumu kabul ederek bu seçimi yapıyorum.” diyebilmektir.
Çünkü hayatın bütün cevaplarını önceden bilmek mümkün değil. Bazen karar veririz ve yol bize neyin doğru olduğunu sonradan öğretir.
Belki de mesele hiç yanılmamak değil.
Mesele, kendi hayatımızın kararlarını başkalarının korkularına, beklentilerine ve doğrularına bırakmadan; seçtiklerimizin ve vazgeçtiklerimizin sorumluluğunu alarak yaşayabilmek.
Yaşa ve Cesaret Et
Kendi iç sesini ve ışığını fark etme yolculuğu. Korkuya rağmen kendin olabilmek, kalıpların dışına çıkmak ve cesaretle yaşamak.
Minimalistlik ve Minimalistler: Az'ın İçinde Çok Kavramı
Daha az eşya, daha az karmaşa ve daha çok anlam. Minimalizmin psikolojik boyutları, azın içindeki çoğunluğu keşfetme ve sadeleşme sanatı.
Aşırı Düşünme Alışkanlığını Fark Edip – Yavaşlamak
Günlük hayatın yoğunluğu, bitmeyen sorumluluklar ve zihnin sürekli “bir sonraki adımda ne olacak?” telaşı… Modern dünyanın görünmez yükü çoğu zaman aşırı düşünme olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum yal