Geçiyor: Hızın İçinde Yaşamı Fark Etmek
Her şey ne kadar hızlı. Ve biz bu hızla yaşıyoruz.
Arka arkaya, hızlıca geçen günler; aylar, yıllar… Daha ne olduğunu anlamadan biten bir yıl. Takvim yaprakları değişiyor, mevsimler geçiyor, hayatımızın bir döneminden diğerine fark etmeden ilerliyoruz.
Bizler de bu hıza yetişmeye çalışıyoruz.
Peki gerçekten yetişebiliyor muyuz?
Yoksa yetiştiğimizi mi sanıyoruz?
Ya da bu hızın içinde, aslında kendimize ait olan yaşamın bir yerlerinde kayboluyor muyuz?
Bazen durup ufka bakmak, hıza en güzel itiraz biçimidir.
Hız, Bir Yaşam Biçimine Dönüştü
Günümüz dünyasında hız yalnızca hayatın bir özelliği değil, neredeyse bir yaşam biçimi haline geldi. Daha hızlı çalışmak, daha hızlı cevap vermek, daha hızlı tüketmek, daha hızlı karar almak… Sürekli bir şeylere yetişmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Durduğumuzda geride kalacağımızı, yavaşladığımızda bir şeyleri kaçıracağımızı hissediyoruz.
Oysa bazen insanın kaybettiği şey zaman değil, zamanın içindeki kendisidir.
Bu hızlılığın içinde arka arkaya öyle çok anı yaşıyoruz ki onları hafızada tutmak bile zorlaşıyor. Hatta daha dün yaşadığını düşündüğün bir anının üzerinden birkaç yıl geçtiğini fark ediyorsun. Sonra kendi kendine, “Ama daha yeni olmuştu, nasıl bu kadar zaman geçti?” diye şaşırıyorsun.
Belki de zamanın hızlanmasından çok, bizim onunla kurduğumuz ilişkinin değiştiğini düşünmek gerekiyor. Çünkü bir günü ne kadar çok şeyle doldurduğumuz, o günü ne kadar gerçekten yaşadığımız anlamına gelmiyor.
Bir günün içinde yüzlerce şey yapabiliriz. Birçok insanla konuşabilir, onlarca bildirim görebilir, işlerimizi tamamlayabilir, bir yerden başka bir yere yetişebiliriz. Fakat günün sonunda kendimize dönüp baktığımızda, “Bugün gerçekten ne hissettim?” sorusuna cevap vermekte zorlanabiliriz.
Zaman akıp giderken biz neden yaşamımızı fark etmeden, anlamadan yaşamaya bu kadar alıştık?
Her sabah keyifle uyanmak zorunda değiliz. Her günümüzün güzel, üretken, dengeli veya dört dörtlük geçmesi de gerekmiyor. Hayatı sürekli iyi hissetme haline dönüştürmeye çalışmak, zaten yaşamın kendisiyle çelişir. İnsan bazen yorulur, sıkılır, öfkelenir, üzülür, kararsız kalır. Bunların hepsi hayatın içindedir.
Ama içtiğimiz kahvenin tadını ve kokusunu fark edecek kadar bile duramıyorsak, burada başka bir şeyden söz etmek gerekir. Çünkü mesele kahve değil. Mesele, yaptığımız şeyin içinde gerçekten bulunup bulunmadığımız.
Bir şeyi yaparken zihnimizin çoktan başka bir yere gitmesi, yemek yerken telefon ekranına dalmamız, biri bizimle konuşurken cevabımızı düşünmemiz, yürürken nereye gittiğimizi bile fark etmememiz… Bunlar yalnızca günlük alışkanlıklar gibi görünebilir. Fakat bütün bunlar birleştiğinde ortaya başka bir yaşam biçimi çıkıyor: otomatikleşmiş bir yaşam.
Belki de modern insanın en büyük sorunlarından biri, sürekli meşgul olmakla gerçekten yaşamak arasındaki farkı giderek unutmasıdır.
Sosyologların modern toplum üzerine yıllardır tartıştığı hız, üretkenlik ve zaman baskısı meselesi bugün yalnızca çalışma hayatıyla sınırlı değil. Hız, gündelik yaşamın tamamına yayıldı. Kendimizi bile performans üzerinden değerlendirmeye başladık.
Bugün ne kadar iş yaptım? Ne kadar ilerledim? Ne kadar verimliydim? Ne kadar yetiştim? Bütün bunların arasında daha basit ama daha önemli bir soru geride kalıyor: Bugün nasıl yaşadım?
Çünkü insan yalnızca yaptığı şeylerden ibaret değil. Hissettikleri, düşündükleri, fark ettikleri ve anlamlandırdıkları da yaşamının bir parçası.
Fakat öyle bir hızın içinde dönüyoruz ki hissettiğimiz en belirgin şey çoğu zaman yalnızca “hızlı olmalıyım” düşüncesinin yarattığı kaygı ve gerginlik oluyor. Sanki diğer duygularımızın sesi kısılmış durumda.
Öfkemizi fark ediyoruz, çünkü öfke kendini yüksek sesle gösteriyor. Gergin olduğumuzu fark ediyoruz. Yorulduğumuzu fark ediyoruz. Ama huzuru, merakı, şaşkınlığı, memnuniyeti, özlemi, hatta yalnızca bir an için iyi hissetmeyi ne kadar fark ediyoruz?
Belki sorun duygularımızın yok olması değil. Belki onlara ayıracak dikkati kaybetmemiz. Çünkü fark etmek, yalnızca görmek değildir. Fark etmek; bir anın içinde bulunmak, yaşadığımız şeyi anlamaya çalışmak ve ona zihnimizde bir yer açmaktır.
Yavaşlamak, Yaptığın Şeyin İçinde Olmaktır
Bu yüzden yavaşlamak, hayatı bırakmak ya da sorumluluklardan uzaklaşmak anlamına gelmez. Yavaşlamak bazen yalnızca yaptığın şeyin içinde olmaktır.
Yemek yerken yemek yemek. Birini dinlerken gerçekten dinlemek. Yürürken yürüdüğünü fark etmek. Kahve içerken kahvenin tadını almak.
Bir duyguyu yaşarken hemen bastırmak ya da ondan kaçmak yerine, “Şu an bende ne oluyor?” diye sorabilmek. Bunlar küçük şeyler gibi görünebilir. Ama insanın kendi yaşamıyla kurduğu ilişki tam da bu küçük anlarda şekillenir.
Hayat zaten akacak. Günler yine geçecek. Haftalar, aylar ve yıllar yine birbirini takip edecek. Zamanı durduramayacağız. Geçmişi geri getiremeyeceğiz. Ama belki zamanı durdurmak değil, geçerken fark etmek gerekiyor. Çünkü mesele daha uzun yaşamak değil yalnızca. Yaşadığımız zamanın içinde gerçekten bulunabilmek.
Hayat böyle akıp giderken neden onu hızlı hızlı, kendimizden uzaklaşarak ve giderek hissizleşerek yaşayalım?
Belki artık fark etmenin zamanı gelmiştir. Çünkü geçiyor. Ve biz bunu fark etmeden de geçebiliriz.
Hissedelim. Düşünelim. Fark edelim. Ve bütün bunların içinde, gerçekten yaşayalım.
Günlük Farkındalık: Mindfulness’a Giriş ve Genel Bakış
Gün içinde yaptığınız şeyleri ne kadar fark ederek yapıyorsunuz? Günlük yaşamda mindfulness ilkeleri, anın içine yerleşme ve zihinsel sakinleşme rehberi.
Sessizliğin İçinde Olmak: Gürültüden Kendine Dönmek
Sessizliğin içinde olmak gürültüden kaçmak değil, kendine dönmektir. İç sessizliği fark etmenin, anda kalmanın ve gündelik hayatta huzur bulmanın yolları.
Ay Işığı Gibi: İçindeki Işığı Hatırlamanın İlk Adımı
Bazı geceler vardır; gökyüzü kapkaranlık görünür, ama bulutların ardında ay her zaman oradadır.